İSTANBUL HER DERDE DEVA MI?

Sonbahardı… 2001 yılı daha çıkmamıştı. Bir sabah “Arkadaş”ım ofisim “Arkadaş”a giderken halıcı Nazif Yiğitoğlu “Hele Doğan Abi” diye yolumu kesti.
Pek heyecanlı idi.
“Hele bir dinle” dedi.
“Başımda büyük bir ateş var.”
Elimin tersiyle alnını tuttum. Şakağının altına gezdirdim elimi. O ise kendini kaçırır gibi yaptı.
“Ne ateşi?” dedim. “Hiç ateşin yok.” Yüzünü buruşturur gibi yaptı. Her hal sabah güneşi geldi yüzüne diye düşledim.
“Doğan Bey” dedi. “Ocağına düştüm. Latife neyin etmiyorum.”
Kolundan tuttum. Biraz ileride “Basın Dispanseri” vardı. Oraya götürmek için çektim. Direndi.
“Anam” dedi. “Anam çok hasta.”
O an Nazif’in yüzü birden karardı. İstanbul’un havası nasıl kararırsa. Öyle oldu birden.
“Hadi gel gidip hastaneye götürelim” dedim.
“Olmaz” dedi.
“O zaman biz doktor götürürüz” dedim.
“Nasıl söylesem, bilmem ki” diye konuştu. Sonra “Anam memlekette” dedi. “Taa Çankırı’da. Bileceğin bizim köyde.”
Salkımsöğüt Sokağı’nın köşesinde kalakaldık.
“Nesi var annenin?” diye sordum. “Her hal ölümcül değildir.”
Nazif “Nasıl söylesem bilmem ki” diye mırıldandı.
Kafamdan “Kanser mi?” diye geçirdim.
O ise “Babamgil nüzül mü ne indi” dedi. “senin anlayacağın anam felç olmuş.”
Kendimi toparladım.
“Ne tarafında?” diye sordum.
“Solunda” dedi.
“Kurtulur” dedim.
Yüzünü buruşturdu. Bir garip oldu suratı.
“Konuşuyor mu?”
“Konuşuyormuş ya” dedi. “Nereden bilebildin?”
Bir arkadaşım felç olmuştu onun tedavisi sırasında Prof. Dr. Cengiz Kuday’dan öğrendim.”
“Hah işte” diye havaya sıçradı. “Bana da öyle bir profesör lazım” dedi. “Parası kaç paraysa vereceğim. Yeter ki anam düzelsin.
Bir ara “Nazif” dedim. “Ananı Çankırı’da hekime göstermediniz mi?”
Elini şakağına götürdü.
“Tam üç aydır doktor tedavisinde.”
“Peki sonuç?”
“Burada bu kadar demişler. Alın İstanbul’a götürün.”
Bir an aramızda bir sessizlik oldu. “Bana bak haa” dedi. “Bana bu işin profesörü kimse onu buluvereceğin. Parası kaç para olursa olsun. Hastaneye neye götürmeyeceğim anamı. Onun yazı hanesine götürürüz. Tamam mı? Söz mü?
* * *
Nazif Yiğitoğlu arkadaşım anasıgili Çankırı’dan İstanbul’a getirene kadar biz de yarenlik yapalım. Nazif Yiğitoğlu, Çankırı İli Kurşunlu, Taşkaraçalar Köyü Beldesi halkından. 1967 doğumlu. Nazif’in bir babası iki de anası var. Babası Hasan Yiğitoğlu ilk eşi Alime yavrulamadığı için Nazif’in anası Nazlı’yı, Alime kadının üzerine gelin getirmiş. Nazlı gelen Hasan Yiğitoğlu’na tam tamına beş kız, beş de erkek çocuk doğuruvermiş. Nazif’in ise şimdilik eşi Hamide’den dört kız bir oğlu var.
Nazif, 1990 yılında İstanbul’a göçmüş. Şansı varmış. Dünyaca ünlü Yörük firmasında halı uzmanlığı yapıyor. Halıyı gözünden tanıyor.
Nazif, köydeki evimiz iki katlıydı. Üst katta ilk anam, Birinci katta da bizi doğuran anam kalırdı. Babamın geceleri hangi katta yattığını biz bilmezik” dedi. “Babam haktan yanadır. Onu bilirim.”
* * *
On çocuk anası Nazlı gelin tedavi için İstanbul’a geldiğinde yetmiş yaşına basmıştı.
Bir sabah erkeden Nazif bana telefon açtı. “Bana bak Doğan abi” dedi. “Anamgil geldi. Hangi profesöre götüreceğim.”
Evinin telefonunu verdi. “Bana bak haa” dedi. “Parası kaç paraysa vereceğim. Hiç çekinme.”
O gün, günlerden Salı idi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Atilla Altuner’e muayene ettirmek için ofisinden randevu aldık.
Yağmurlu bir hava idi. Nazif, anası Nazlı kadını sardı sarmaladı bir taksiye koydu. Doktorun Aksaray Mustafa Kemalpaşa Caddesi Deniz Saray apartmanındaki ofisine ne olur olmaz diye saatinden önce götürdü. Garibin ızdırabı fazlı idi. Amma dişini sıkmasını biliyordu. Ne de olsa on çocuk doğurmuştu. Doktorun muayenehanesinde de öyle yaptı.
Bir ara
“Hele Nazif oğlum” dedi. Bu ünlü doktoru çok bekleyeceğiz mi?”
Nazif sekreter hanıma bir göründü. “Doktor saatinde alır değil mi bacım?” diye sordu.
Sekreter hanım “İçerideki hasta çıksın” dedi. “Sıra sizin.”
Anasının yanına döndü Nazif. Anası doktorun ofisinin penceresinden İstanbul’u seyrediyordu.
“Ne kalabalık şehir” dedi yanındaki gelini Hamide’ye.
Hamide kaynanasıgilin dediğini duymadı. Aklı evde bıraktığı bebelerindeydi. Nazlı kadın bir daha dedi.
“Kız Hamide İstanbul ne kadar büyük, kalabalık bir şehir.”
Hamide gelin başını salladı.
O sırada sekreter hanım “Sıra siz de” diye seslendi. Onlardan başka on, onbeş kişi daha vardı oturan.
Nazif, içinden dua ediyor, “Allah’ım ne olur anama şifa ver” diye mırıldanıyordu. Sekreter hanımın seslenmesini duymadı.
Sekreter hanım Nazif’in yanına kadar geldi.
“Sıranız geldi” dedi. “Hastanızı içeri götürün.”
Nazif’in köylü olduğuna bakmayın. Son derece centilmen bir yiğittir o.
Sekreter hanıma “Bacım teşekkür ederim” dedi. Anasının koluna girdi. Nazlı kadının öteki koluna da gelini girdi. Koridoru aşıp doktorun yanına vardılar.
Profesör önündeki deftere bir şeyler yazıyordu. Yazması bitti.
“Hasta hanginiz?” diye sordu.
Nazif anasını gösterdi. “Profesör bey işte bu” dedi.
Nazlı kadının yüzü gözü atkılarla sarılıydı.
“Önce şuraya bir oturtun hanımı” dedi doktor. “Sonra şu yüzünü gözünü açın.”
Nazif ile karısı yaşlı kadının yüzünü açtılar.
Daha doktor kadına yaklaşmadan “Hasta bu mu?” dedi.
Nazif ile karısı “Bu ya” dediler.
Doktor “Çıkarın hanımı dışarı” dedi.
Nazif birden beyninden vurulmuşa döndü. Karısına seslendi.
“Anamı dışarı çıkar” dedi.
Kadın, kaynanasını odadan çıkarırken Nazif doktorun yanına yaklaştı.
“Anam çok mu hasta doktor bey?” dedi. “Kurtuluşu yok mu?”
Doktor sustu. Nazif, doktorun eline yapıştı. İki elini birden öpmek istedi.
“Kurbanın olan doktorum” dedi. “Anamı kurtar. Dile benden ne dilersen.”
Doktor Nazif’in iri ellerinden, ellerini kurtardı. Nazif elini cebine attı. Bir tomar para çıkardı.
“Bak bunlar Amerikan parası” dedi. “Yeter ki Nazlı anamı kurtar.”
Prof. Dr. Atilla Altuner, “Hele bir sus oğlum” dedi.
Nazif’in gözleri güldü.
“Anamı tedavi edeceğin değil mi?” dedi. Cebinden çıkardığı dolarları masanın üzerine bıraktı.
Doktor “Şu paralarını al, cebine koy” diye çıkıştı.
Nazif “yetmezse daha da veririm” diye yalvardı.
Nazif, zar zor paraları topladı masanın üzerinden.
Fenalaşmıştı Nazif.
Doktor durumu gördüğü için. “Oğlum şöyle bir otur önce” dedi. Yanında duran koltuğu gösterdi. Nazif, kıyıcığına oturdu kodluğun.
“Bu iş benim işim değil” dedi doktor.
Nazif “Nasıl olur doktor bey” dedi. “bu işte senin üzerine doktor yokmuş. Doğan Bey söyledi.”
Doktor daha fazla dayanamadı. Nazif’in yanına gitti. Nazif ayağa fırladı.
“Buyur doktor bey” diyebildi.
Doktor Altuner “Oğlum senin anan felç değil” dedi.
“Ya ne?” dedi Nazif.
Doktor “Ananın çenesi çıkmış” dedi. “Onun için onu bir dişçiye götüreceksin ki ananın çenesini yerine oturtsun.”
Nazif tekrar doktorun ellerine yapıştı.
“Essah diyon değil mi?” diye sordu. “Anam kız felç değil ha.”
Doktor Altuner “Doğru söylüyorum” dedi. “İnan ki doğru söylüyorum.”
Nazif tekrar elini cebine attı.
“Buyurun bu paraları” dedi. “Anımın ak sütü gibi helal sana”
Prof. Dr. Atilla Altuner “Ben bir şey yapmadım ki” dedi.
Nazif “Vizite parası da almayacaksın?”
Doktor “Hayır” dedi.
“Ben bir tedavi yapmadım ki vizite parası alayım.”
Nazif “Hiç olmazsa anamın hastalığını teşhis ettiniz” dedi. Üç aydır Çankırı’da felç tedavisi ediyorlardı bu kadını.”
Doktor Altuner güldü.
“İnanmıyorum” dedi. “Böyle bir şey olamaz.”
Eğri oturalım doğru konuşalım Nazif’in annesinin çıkan çenesini Bakırköy’ün ünlü diş tabibi arkadaşım Metin Kınacı yerine oturttu.
Nazlı kadın üç gün sonra memleketine dönerken “Oğlum Nazif” dedi. “Sen sen ol İstanbul’dan geriye dönme.”
Nazif, “Neden Nazlı anam?” dedi.
Nazlı kadın “Her şeyin iyisi İstanbul’da” dedi. “Oğlum.”

İŞTE ÖYLE BİR DÜNYA

Hiç çocuklar ağlamasa
Hiç insanlar aç yatmasa
Hiç kimse yumruğunu sıkmasa birbirine
Vurmasa insanlar birbirini
Kırmasalar insan kalbini
İşte öyle bir dünya istiyorum.
Çok mu?
Yoksa…
Yok mu?..

Doğan Katırcıoğlu / 1985

Bayram Mesajı


Ne olurdu yaşam hep bayram olsa

Az da paramız olsa

Ekmeği fırıncıdan

Suyu çeşmeden

Şekeri şekerciden

Helvayı helvacıdan

Sebzeyi sebzeciden

Meyveyi manavdan

Giysileri giysiciden alsak

Tadından yenmez bayram

Allah kabul etsin

Bayramınız bayram ola

Kalın sağlıcakla…

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Sucu’nun 3 Aralık 2008 tarihli yazısı - Enternet / Bilişim’08 ve Katırcıoğlu


Ankara’da Türkiye Bilişim Derneği tarafından düzenlenen Bilişim’08 toplantısının değerlendirme raporunda internet yasaklarına geniş yer verildi. İnternet yasaklarının geldiği nokta, toplantılarda da çokça eleştirildi.

Ortak kanı, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki okuma-yazma seferberliği gibi bir bilgisayar okuryazarlığı seferberliği başlatılarak toplumumuzun büyük kesiminin bu teknolojileri kullanabilir hale getirilmesinin, “bilişim toplumu” yolunda atılacak önemli bir adım olacağı yönündeydi.

Raporun sonuç bölümünde kısaca şöyle denildi:

Ülkemizin 21. yüzyılda etkin bir dünya gücü olarak var olabilmesi, hızla gelişen ve kendi teknolojilerini üreterek rekabetçi bir konuma gelen bir bilişim sektörü ile mümkündür. Bunun için, devletimizin bilişim sektörünü stratejik sektör olarak tanımlaması ve ölçülebilir hedeflerini belirlemesi gerekmektedir.

Ulusal Yazılım Türkiye’nin öncelikli ve stratejik sektörü ilan edilip sektöre münhasır bir müsteşarlık kurularak yazılım üretimi ve ihracatının önünü açacak ulusal yazılım politikaları ve stratejileri, özel sektörle birlikte acilen belirlenmelidir.

Ülkemizde bilişim sektörünün gelişiminin önündeki en önemli engellerden birinin vergi yükü olduğu gözetildiğinde, söz konusu vergilerin indirilmesi yönünde çalışmaların öncelikli olarak tamamlanması gerekmektedir.

Sektörün gelişimi için, içerik de çok büyük bir önemi haizdir. Buna rağmen, işletmecilerin abonelerine sağladıkları içerik genellikle bir telekomünikasyon hizmeti olarak değerlendirilip Özel İletişim Vergisi’ne tabi tutulmaktadır. Halen çok yüksek oranlarda olan Özel İletişim Vergisi’nin, bir de işletmeci tarafından temin edilen içerik üzerinden de tahsili hem işletmecileri zor durumda bırakmakta, hem de sektörün gelişimine sekte vurmakta olduğundan, içerik üzerinden Özel İletişim Vergisi’nin alınmasının da önüne geçilmelidir.

Ayrıca Evrensel Hizmet Fonu’nun da etkin bir biçimde kullanımının sağlanması sektörün gelişimine büyük katkı sağlayacaktır.

Vefa sadece bir semt adı değil

 Doğan Katırcıoğlu, gazetecilik mesleğinin duayenlerinden birisi. Şimdiki kuşak kendisini pek tanımaz. Ama gazeteciliğin zor dönemlerinde çalışmış, 6 kitap yazmış, 23 ödül kazanmış bir çınar. 50 yıldır bu mesleği icra eden Katırcıoğlu, sayısız gazetecinin en kötü günlerinde elinden tutmuştur. 1935 doğumlu bu güzel insanın şimdi bir web sitesi var.

Biyografisinde kendinden şöyle söz ediyor: Gazeteci olmaktan, daha doğrusu -eğer bu payeyi hak etmişsem- “gazeteci doğmaktan” çok memnunum. Frenklerin deyişiyle “reenkarnasyon”, atalarımızın ifadesiyle de “tenasüh” (ruh göçü) gerçekten varsa bu dünyaya bir dahaki gelişimde yine gazeteci olmak isterim.

Gazeteciliğin kat ettiği yolu görmek için bu siteyi ziyaret etmek gerekli. Özellikle genç meslektaşlarımızın mutlaka Katırcıoğlu’nun anılarını ve yazılarını izlemesinde yarar var.

mehmet@cumhuriyet.com.tr

3 Aralık 2008 - Cumhuriyet

TÜRKİYE GAZETECİLER CEMİYETİ BAŞKANI ORHAN ERİNÇ “BASIN KARTI SAHİBİ OLARAK 10.458 GAZETECİ VAR” DEDİ

orhan.jpg

TRT 2 Televizyonunda Pazar günleri ünlü yapımcı Sedef Kabaş’ın sunduğu “Medya Medya” Programına katılan T.G.C. Başkanı ORHAN ERİNÇ Türkiye’de Basın kartı sahibi 10.458 gazeteci olduğunu açıkladı.

Erinç 30 Kasım 2008 günkü programda yaptığı açıklamada: “Türkiye’de Basın Kartı Sahibi olan gazeteci sayısı ise 6.888’i Göreve Bağlı, 3.243’ü Sürekli, 299’u Basın Şeref Kartı, 98’si ise serbest basın kartı olmak üzere 10.458’dir” dedi.

“Türkiye’de ne kadar gazete, dergi, radyo ve televizyon var?” sorusuna da şu yanıtı vermiştir:

Türkiye’de gazete, dergi, radyo ve televizyonların sayısı, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün kayıtları ile gün yüzüne çıktı. Kayıtlarda Basın Kartı sahiplerinin istatistikleri de var…

Türkiye’de 55 yaygın, 23 bölgesel, 2.381 yerel olmak üzere toplam 2.459 gazete; 27 ulusal, 16 bölgesel, 215 yerel olmak üzere toplam 258 televizyon kanalı bulunuyor. Bunlardan 65’i kablo ve 92’si uydu üzerinden yayın yapıyor.

Türkiye’de 36 ulusal, 100 bölgesel, 951 yerel olmak üzere toplam bin 87 tane de radyo kanalı bulunuyor.

Bu arada ülke genelinde 24 haber ajansı ile üniversiteler bünyesinde bu alanda eğitim veren 33 iletişim fakültesi var.

İletişim fakültelerine yaklaşık her yıl 5 bin civarında öğrenci eğitim görüyor.

“Basın özgürlüğünde Dünyada Türkiye kaçıncı sırada? sorusuna da Orhan Erinç 103’üncü sırada olduğunu belirterek şu açıklamayı yapmıştır:

“Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, basın özgürlüğünde Türkiye’nin 170 ülke arasında 103’üncü olduğunu açıkladı. Merkezi Paris’te bulunan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün (STG) yayımladığı yıllık raporda, basın özgürlüğü açısından Eritre yine en son sırada yer alırken, bu ülkeyi Kuzey Kore ve Türkmenistan izledi.

Yıllık rapora göre 170’inci sırada Burma, 169’uncu sırada Çin, 168’inci sırada Vietnam ve 167’nci sırada Küba bulunuyor. Basın özgürlüğü sıralamasında İzlanda ilk sırada yer alırken, bu ülkeyi Lüksemburg ve Norveç izliyor. Sıralamada Türkiye, Ermenistan’ın ardından 103’üncü sırada yer alıyor. Türkiye’nin ardından 104’üncü sırada Maldiv adaları geliyor. Türkiye, geçen yıl 101’inci sırada bulunuyordu.”