İSTANBUL HER DERDE DEVA MI?
Yazan admin Kasim 2, 2009 Bölüm:Yazılar | 0 Yorum
Sonbahardı… 2001 yılı daha çıkmamıştı. Bir sabah “Arkadaş”ım ofisim “Arkadaş”a giderken halıcı Nazif Yiğitoğlu “Hele Doğan Abi” diye yolumu kesti.
Pek heyecanlı idi.
“Hele bir dinle” dedi.
“Başımda büyük bir ateş var.”
Elimin tersiyle alnını tuttum. Şakağının altına gezdirdim elimi. O ise kendini kaçırır gibi yaptı.
“Ne ateşi?” dedim. “Hiç ateşin yok.” Yüzünü buruşturur gibi yaptı. Her hal sabah güneşi geldi yüzüne diye düşledim.
“Doğan Bey” dedi. “Ocağına düştüm. Latife neyin etmiyorum.”
Kolundan tuttum. Biraz ileride “Basın Dispanseri” vardı. Oraya götürmek için çektim. Direndi.
“Anam” dedi. “Anam çok hasta.”
O an Nazif’in yüzü birden karardı. İstanbul’un havası nasıl kararırsa. Öyle oldu birden.
“Hadi gel gidip hastaneye götürelim” dedim.
“Olmaz” dedi.
“O zaman biz doktor götürürüz” dedim.
“Nasıl söylesem, bilmem ki” diye konuştu. Sonra “Anam memlekette” dedi. “Taa Çankırı’da. Bileceğin bizim köyde.”
Salkımsöğüt Sokağı’nın köşesinde kalakaldık.
“Nesi var annenin?” diye sordum. “Her hal ölümcül değildir.”
Nazif “Nasıl söylesem bilmem ki” diye mırıldandı.
Kafamdan “Kanser mi?” diye geçirdim.
O ise “Babamgil nüzül mü ne indi” dedi. “senin anlayacağın anam felç olmuş.”
Kendimi toparladım.
“Ne tarafında?” diye sordum.
“Solunda” dedi.
“Kurtulur” dedim.
Yüzünü buruşturdu. Bir garip oldu suratı.
“Konuşuyor mu?”
“Konuşuyormuş ya” dedi. “Nereden bilebildin?”
Bir arkadaşım felç olmuştu onun tedavisi sırasında Prof. Dr. Cengiz Kuday’dan öğrendim.”
“Hah işte” diye havaya sıçradı. “Bana da öyle bir profesör lazım” dedi. “Parası kaç paraysa vereceğim. Yeter ki anam düzelsin.
Bir ara “Nazif” dedim. “Ananı Çankırı’da hekime göstermediniz mi?”
Elini şakağına götürdü.
“Tam üç aydır doktor tedavisinde.”
“Peki sonuç?”
“Burada bu kadar demişler. Alın İstanbul’a götürün.”
Bir an aramızda bir sessizlik oldu. “Bana bak haa” dedi. “Bana bu işin profesörü kimse onu buluvereceğin. Parası kaç para olursa olsun. Hastaneye neye götürmeyeceğim anamı. Onun yazı hanesine götürürüz. Tamam mı? Söz mü?
* * *
Nazif Yiğitoğlu arkadaşım anasıgili Çankırı’dan İstanbul’a getirene kadar biz de yarenlik yapalım. Nazif Yiğitoğlu, Çankırı İli Kurşunlu, Taşkaraçalar Köyü Beldesi halkından. 1967 doğumlu. Nazif’in bir babası iki de anası var. Babası Hasan Yiğitoğlu ilk eşi Alime yavrulamadığı için Nazif’in anası Nazlı’yı, Alime kadının üzerine gelin getirmiş. Nazlı gelen Hasan Yiğitoğlu’na tam tamına beş kız, beş de erkek çocuk doğuruvermiş. Nazif’in ise şimdilik eşi Hamide’den dört kız bir oğlu var.
Nazif, 1990 yılında İstanbul’a göçmüş. Şansı varmış. Dünyaca ünlü Yörük firmasında halı uzmanlığı yapıyor. Halıyı gözünden tanıyor.
Nazif, köydeki evimiz iki katlıydı. Üst katta ilk anam, Birinci katta da bizi doğuran anam kalırdı. Babamın geceleri hangi katta yattığını biz bilmezik” dedi. “Babam haktan yanadır. Onu bilirim.”
* * *
On çocuk anası Nazlı gelin tedavi için İstanbul’a geldiğinde yetmiş yaşına basmıştı.
Bir sabah erkeden Nazif bana telefon açtı. “Bana bak Doğan abi” dedi. “Anamgil geldi. Hangi profesöre götüreceğim.”
Evinin telefonunu verdi. “Bana bak haa” dedi. “Parası kaç paraysa vereceğim. Hiç çekinme.”
O gün, günlerden Salı idi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Atilla Altuner’e muayene ettirmek için ofisinden randevu aldık.
Yağmurlu bir hava idi. Nazif, anası Nazlı kadını sardı sarmaladı bir taksiye koydu. Doktorun Aksaray Mustafa Kemalpaşa Caddesi Deniz Saray apartmanındaki ofisine ne olur olmaz diye saatinden önce götürdü. Garibin ızdırabı fazlı idi. Amma dişini sıkmasını biliyordu. Ne de olsa on çocuk doğurmuştu. Doktorun muayenehanesinde de öyle yaptı.
Bir ara
“Hele Nazif oğlum” dedi. Bu ünlü doktoru çok bekleyeceğiz mi?”
Nazif sekreter hanıma bir göründü. “Doktor saatinde alır değil mi bacım?” diye sordu.
Sekreter hanım “İçerideki hasta çıksın” dedi. “Sıra sizin.”
Anasının yanına döndü Nazif. Anası doktorun ofisinin penceresinden İstanbul’u seyrediyordu.
“Ne kalabalık şehir” dedi yanındaki gelini Hamide’ye.
Hamide kaynanasıgilin dediğini duymadı. Aklı evde bıraktığı bebelerindeydi. Nazlı kadın bir daha dedi.
“Kız Hamide İstanbul ne kadar büyük, kalabalık bir şehir.”
Hamide gelin başını salladı.
O sırada sekreter hanım “Sıra siz de” diye seslendi. Onlardan başka on, onbeş kişi daha vardı oturan.
Nazif, içinden dua ediyor, “Allah’ım ne olur anama şifa ver” diye mırıldanıyordu. Sekreter hanımın seslenmesini duymadı.
Sekreter hanım Nazif’in yanına kadar geldi.
“Sıranız geldi” dedi. “Hastanızı içeri götürün.”
Nazif’in köylü olduğuna bakmayın. Son derece centilmen bir yiğittir o.
Sekreter hanıma “Bacım teşekkür ederim” dedi. Anasının koluna girdi. Nazlı kadının öteki koluna da gelini girdi. Koridoru aşıp doktorun yanına vardılar.
Profesör önündeki deftere bir şeyler yazıyordu. Yazması bitti.
“Hasta hanginiz?” diye sordu.
Nazif anasını gösterdi. “Profesör bey işte bu” dedi.
Nazlı kadının yüzü gözü atkılarla sarılıydı.
“Önce şuraya bir oturtun hanımı” dedi doktor. “Sonra şu yüzünü gözünü açın.”
Nazif ile karısı yaşlı kadının yüzünü açtılar.
Daha doktor kadına yaklaşmadan “Hasta bu mu?” dedi.
Nazif ile karısı “Bu ya” dediler.
Doktor “Çıkarın hanımı dışarı” dedi.
Nazif birden beyninden vurulmuşa döndü. Karısına seslendi.
“Anamı dışarı çıkar” dedi.
Kadın, kaynanasını odadan çıkarırken Nazif doktorun yanına yaklaştı.
“Anam çok mu hasta doktor bey?” dedi. “Kurtuluşu yok mu?”
Doktor sustu. Nazif, doktorun eline yapıştı. İki elini birden öpmek istedi.
“Kurbanın olan doktorum” dedi. “Anamı kurtar. Dile benden ne dilersen.”
Doktor Nazif’in iri ellerinden, ellerini kurtardı. Nazif elini cebine attı. Bir tomar para çıkardı.
“Bak bunlar Amerikan parası” dedi. “Yeter ki Nazlı anamı kurtar.”
Prof. Dr. Atilla Altuner, “Hele bir sus oğlum” dedi.
Nazif’in gözleri güldü.
“Anamı tedavi edeceğin değil mi?” dedi. Cebinden çıkardığı dolarları masanın üzerine bıraktı.
Doktor “Şu paralarını al, cebine koy” diye çıkıştı.
Nazif “yetmezse daha da veririm” diye yalvardı.
Nazif, zar zor paraları topladı masanın üzerinden.
Fenalaşmıştı Nazif.
Doktor durumu gördüğü için. “Oğlum şöyle bir otur önce” dedi. Yanında duran koltuğu gösterdi. Nazif, kıyıcığına oturdu kodluğun.
“Bu iş benim işim değil” dedi doktor.
Nazif “Nasıl olur doktor bey” dedi. “bu işte senin üzerine doktor yokmuş. Doğan Bey söyledi.”
Doktor daha fazla dayanamadı. Nazif’in yanına gitti. Nazif ayağa fırladı.
“Buyur doktor bey” diyebildi.
Doktor Altuner “Oğlum senin anan felç değil” dedi.
“Ya ne?” dedi Nazif.
Doktor “Ananın çenesi çıkmış” dedi. “Onun için onu bir dişçiye götüreceksin ki ananın çenesini yerine oturtsun.”
Nazif tekrar doktorun ellerine yapıştı.
“Essah diyon değil mi?” diye sordu. “Anam kız felç değil ha.”
Doktor Altuner “Doğru söylüyorum” dedi. “İnan ki doğru söylüyorum.”
Nazif tekrar elini cebine attı.
“Buyurun bu paraları” dedi. “Anımın ak sütü gibi helal sana”
Prof. Dr. Atilla Altuner “Ben bir şey yapmadım ki” dedi.
Nazif “Vizite parası da almayacaksın?”
Doktor “Hayır” dedi.
“Ben bir tedavi yapmadım ki vizite parası alayım.”
Nazif “Hiç olmazsa anamın hastalığını teşhis ettiniz” dedi. Üç aydır Çankırı’da felç tedavisi ediyorlardı bu kadını.”
Doktor Altuner güldü.
“İnanmıyorum” dedi. “Böyle bir şey olamaz.”
Eğri oturalım doğru konuşalım Nazif’in annesinin çıkan çenesini Bakırköy’ün ünlü diş tabibi arkadaşım Metin Kınacı yerine oturttu.
Nazlı kadın üç gün sonra memleketine dönerken “Oğlum Nazif” dedi. “Sen sen ol İstanbul’dan geriye dönme.”
Nazif, “Neden Nazlı anam?” dedi.
Nazlı kadın “Her şeyin iyisi İstanbul’da” dedi. “Oğlum.”

