Bir güzel insan: İsmail Cem

1970 yılının baharıydı….Babıtelli kurulmamıştı. Esamesi bile okunmuyordu.

Gazeteler şehri Babıali’deydik.

Hürriyet Gazetesi de Babıali Caddesi üzerindeki o görkemli binasında.

 

Gündüzleri binanın üçüncü katındaki “Haber Ajansı”nda Polis muhabiri, akşamları da bir kat aşağıdaki Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürlüğü’nde nöbetçi muhabir olarak çalışıyordum.

 

O sabah tanıdım onu.

Haber Müdürümüz Dinçer Güner’in yanında. Ceketinin sağ kolunun altında küçük mü küçük bir fotoğraf makinesi taşıyordu. Makinesini, Dinçer ağabeye göstermek için ceketini çıkardığında gördüm. Almanların 2. Dünya Savaşı’nda ürettikleri Laika marka fotoğraf makinesiydi. Bir benzeri de bende vardı. Almanların ürettiği adına “Casus Makinesi” dedikleri fotoğraf makinesiydi.

 

Fotoğraf makinesiyle ilgilendiğimi Dinçer Güner görmüştü.

 

“Doğan” diye seslendi. “Casusluk yapma da buraya gel.”

 

Bir ok gibi fırladım yerimden.

 

“Sizi tanıştırayım” dedi Dinçer Ağabey “Bu Bey İsmail Cem.”

 

Beni gösterdi “Bu bey de Doğan Katırcıoğlu” dedi. “En hızlı polis muhabirlerimizden.” Sonra bana döndü “İsmail Cem’i iyi takip et” dedi “Türkiye’nin gelecekteki Başbakanı” Daha sıcak sıktı İsmail Cem’in uzattığı elini. Sanki hiç bırakmamacasına. Çünkü Dinçer Güner Babiali’nin Nail Güreli gibi insan sarrafı ikizlerindendi. Birlikte çalışıyorlardı. Her önüne gelene temanna etmezlerdi. İşte o güzel adamı o gün tanıdım. Onunkinin benzeri fotoğraf makinemi de sol koltuk altımda silah gibi 24 saat taşıdım.

 

Gazeteci İsmail Cem “Basın Şehri” Babıali’de başarı basamaklarını tırmanmaya başladı. 1971 de Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi’nin başkanı oldu. Tayinle değil. Seçimle tabii…

 

1973 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyordum. Tabii Hürriyet ile Haber Ajansı’ndan kovulduktan sonra. Bir akşamüstü Cumhuriyet Gazetesi’nin kontenjanından Milletvekili olan Altan Öymen yanıma geldi.

 

“Sen” dedi. “İsmail Cem’i tanıyor musun?”

 

“Tanımaz olur muyum” dedim. “O bizim sendikamızın başkanı.”

 

“O zaman beni ona götür” dedi.

 

“Siz şöyle Genel Yayın Müdürümüz Oktay Kurtböke’nin yanında oturun. Ben Başkanımız İsmail Cem Bey’den randevu alayım…”

 

Altan Öymen, Oktay Kurtböke’nin odasına giderken ben de Yazı İşleri Müdürlerimizden arkadaşım Soner Girgin’e gittim.

 

“Ne o Şişman” dedi. Soner arkadaşım “Hayırdır İnşallah”

 

“Altan Öymen” dedim.

 

“Oktay Kurtböke’nin karşısında oturuyor” dedi. “Tıpkı benim gibi.”

 

“İsmail Cem ile tanışmak istiyor” dedim. “Ne yapacağız?”

 

“Ara Başkanı” dedi masanın üzerindeki telefonu önüme uzattı. Ben de 522 10 05 numaralı telefonu çevirdim. Biraz sonra İsmail Cem karşımdaydı.

 

“Buyur Doğan Kardeş” dedi.

 

Vakti müsaitmiş. Soner ile birlikte Altan Öymen’i Basın Sarayı’na götürüp TGS İstanbul Şube Başkanımız İsmail Cem ile tanıştırdık.

 

Gazeteci İsmail Cem sonra TRT Genel Müdürü oldu. Milletvekili seçildi. Bakan oldu. Parti kurdu. Genel Başkan oldu ama politikacı olamadı. Çünkü Türkiye’ye ithal politikacı Kemal Derviş ile Hüsamettin Özkan’ın politika oyunları sonucu kanser oldu. Öldü…

 

Politikacı olsaydı şimdi o başbakandı.

 

24 Ocak 2007 günü aramızdan ayrılan İsmail Cem’in ardından arkadaşı Dr. Oktay Duran  bir kitap hazırladı. Cem Ofset Matbaacılık Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı olan Dr. Oktay Duran kitabına “İsmail Cem’in Ardından” adını koydu. Matbaacılığı güzel sanatlar haline getiren “Dr. Oktay Duran Matbaacılık Okulu’nu açtı.

 

Dr. Oktay Duran “Bu kitap İsmail Cem’in anısına hazırlanmıştır. Bedelsizdir” diye yazmayı da unutmadı. Ne olur ne olmaz. Kaptan Dr. Oktay Duran önlemini almış oldu böylece.

 

Şimdi size Dr. Oktay Duran’ın “Büyük dostum, çok büyük bir insanın ardından…” başlığını attığı kitabın önsözü: 

 

Büyük dostum, çok büyük bir insanın ardından…

 

Neler söylenebilir ki, neler yazılabilir ki, nasıl biliyorsak, nasıl tanıyorsak onlar söylenir ve yazılır. İsmail Cem’in tanımlamak yazmak onun doğruluğu dürüstlüğü ve de “adam gibi adamlığı” için sayfalarda yetmez, zamanda kafi gelmez.

 

O her kesimde adı geçtiğinde, herkesin aklına ilk gelen özelliği, insan gibi insanlığı, dost sıcaklığı ile her zamanki gülen yüzü sevecenliğidir.

 

Bunun en güzel kanıtı kendisini kaybettiğimiz günün ardından Türk medyasının çok değerli yazarlarının onun için kaleme aldıkları görüşleridir.

 

Bu görüşleri, böyle bir kitapta toplamak ona duyulan sevgi, saygı ve vefa borcunun yanında, genç nesillere, böyle bir insanın varlığının, toplumsal hizmetlerinin ülke ve insan sevgisinin kanıtını taşıyan, onu tanıyanların düşüncelerinin bir belgeseli olarak belleklerde sonsuza kadar yaşatmak içindir.

 

Gerçek bir dostu, vefalı bir insanı yitirmenin onulmaz acısı, sayısız seveninin yüreğinde canlılığını daima koruyacak ve yokluğu hep hissedilecektir.

 

Seni hep özleyeceğiz, hiç unutmayacağız.

 

Büyük insan İsmail Cem, nur içinde yat, ruhun şad olsun.

 

İsmail Cem 1940 yılında İstanbul’da doğdu. Eski Dışişleri Bakanı ve gazeteci Cem, İstanbul Robert Koleji’nden (1959) ve Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesinden (1963)’de mezun oldu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde Siyaset Sosyolojisi dalında master yaptı (1981). Çeşitli gazetelerde Yazı İşleri Müdürlüğü, Genel Yayın Müdürlüğü yaptı. Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi Başkanlığını yürüttü (1971-1974). TRT Genel Müdürlüğü’nde bulundu (1974-1975). 1987 ve 1991 seçimlerinde İstanbul’dan, 1995 seçimlerinde Kayseri’den milletvekili seçildi.

 

DSP TBMM Gurup Yönetim Kurulu Üyeliğine seçildi (1996). Avrupa Birliği Parlementerler Meclisi ve Batı Avrupa Birliği Asamblesi üyeliklerine seçildi (1987-1996). AKPM Sosyalist Gurubu Başkanvekilliğine seçildi (1989-91), (1993-95). AKPM ve BAB Asamblesi Türk Parlementer Gurubu Başkanlığına seçildi (1996). Avrupa Medya Enstitüsü Danışma Kurulu Üyeliği’ni yürütmekteydi. 50. Hükümette Kültür Bakanlığı yaptı (1995). 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan 57. Hükümette Dışişleri Bakanı Papandreou ile birlikte “Yılın Devlet Adamı” ödülünü aldı. Cem, DSP’nin Ekim 2004 Kurultayı’nda CHP’ye katılma kararı almasının ardından Yeni Türkiye Partisi’ni kurarak siyasette bu partide devam etti. İsmail Cem’in, “Geri Kalmışlığın Gün”, “Siyaset Yazıları”, “Geçiş Dönemi Türkiye’si”, “Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir”, “Türkiye’de Sosyal Demokrasi”, “Engeller ve Çözümler”, “Yeni Sol”, “Soldaki arayış”, “Gelecek İçin Denemeler”, “Mevsim” ve “21. Yüzyılda Türkiye” kitapları bulunuyor.

 

18 ve 19. dönem İstanbul, 20 ve 21. dönem Kayseri milletvekilliği yapan Cem, evli, 2 çocuk 4 torun sahibiydi.

 

15 Ocak 2007’de enfeksiyon nedeniyle yoğun bakıma alınarak antibiyotik tedavisi gören Cem 24 Ocak 2007 09:50’de vefat etmiştir

 

Doktorların doktoru Dr.Emin İstanbullu

Bindokuzyüzsenli yılların ortalarıydı. Ya 1985 ya da 1986 idi. 1985 yılının ortaları olabilirdi. Mevsimlerden yazdı. Çünkü Sosyal Sigortalar Kurumu Okmeydanı Eğitim Hastanesi’nin Başhekim Özel Kalem Müdürü Gönül Özhan’ın odasının penceresi açıktı.

Niye mi? Odanın havası değişsin diye.

Serinlemek için tabi. Hafif bir meltem rüzgarı giriyordu pencereden içeriye. Açık kapıdan da Başhekimlik koridoruna çıkıyordu.

Saat 15.00 sularıydı. Başhekim Dr. Emin İstanbullu masasına bırakılan dosyaları inceliyordu. Ben kendisini görmeye gitmiştim. Belimdeki ağrı nedeniyle. Konuşmak için dosyaları incelemesinin bitmesini bekliyordum. Hesap, kitap işi. Araya girmek olmaz. Memleket gibi hastane burası.

Her zamanki gibi makam odasının kapısı sonuna kadar açıktı. Hep açık tutardı kapısını. İşi olan, şikayeti olan hemen yanına varsın diye.

Yağız bir adam girdi içeriye. “Merhaba” dedi. “Bu içerideki doktor Emin Bey mi?” diye de sordu. Gönül hanımın yanıt vermesini beklemeden “O” dedim. “Aradığın adam. Doktor Emin İstanbullu…”

Elinde küçük bir sepet vardı. Sepetçik gibi.

“Acaba” dedi. “Beni tanır mı?”

Biz sormadan o anlattı:

“Ben onun hastasıydım” dedi. “Samsun’da. Yirmibeş yıl geçti. Tanır mı acaba beni?”

Ben Emin abimin huyunu suyunu bildiğimden lafa girdim.

“Hele şu elindeki sepeti şuraya bırak. Yanına öyle gir. Olmaz mı?”

“Niye?” diye sordu “Niye?”

“Sepeti fırlatır atar” dedim. “Seni de kovar…”

Adamın yüzünün kızardığını gördüm.

“Sepeti şuraya bıraksam olmaz mı?” dedi. Dış kapının önüne bıraktı. Açık kapının önüne geldi. İçeriye şöyle bir baktı. Sonra ürkek adımlarla içeriye yürüdü. Birkaç adım gitti gitmedi. Başhekim Emin İstanbullu’nun sesini duyduk. Adını söyledi adamın “Sen o değil misin?” dedi. Adam “Evet” dedi “Evet” Doktor Emin İstanbullu: “Şekerini kaça düşürdün?” diye sordu. O masum adam durduğu yerden ok gibi fırladı. Başhekimin masasının yanından ayaklarına kapandı. Emin abim neye uğradığını şaşırmıştı. “Sen ne yapıyorsun” dedi adama hem de adıyla sanıyla “Sen ne yapıyorsun.”

“Hiç” dedi o adam “Elini öpmeye gelmiştim amma senin ayaklarını öpeceğim.”

Doktor Emin İstanbullu bir hamle ile adamı kaldırdı.

“Hiç öyle şey olur mu?” dedi.

Samsunlu yere oturdu.

“Ben senin ayaklarını öpmeden gitmem” diye tutturdu.

Ben yerinden fırlamıştım. Gönül hanım da.

Samsunluyu oturduğu yerden kaldırdık. Emin Bey’in karşısındaki koltuğa oturttuk. Samsunlu ağlıyordu. Bir yandan da “Şuraya bak” diyordu. “Yirmi beş yıl sonra beni tanıdı” diyordu. “Hem de şekerimi sordu.” Sonra da “Adamı durup dururken Başhekim yapmazlar” dedi. “Öyle değil mi?” diye de söylendi.

Samsunlu arkadaşı yatıştırırken rahmetli arkadaşım Bülent Dikmener geldi gözlerimin önüne.

Bindokuyüzyetmişdokuz yılının nisan ayı sonlarıydı, Boğaziçi’nde Cordon Otel’de Basın Yayın ve Turizm Bakanı Alev Coşkun’un elinden “Basın Şeref Kartı”mı aldım. Başbakan Bülent Ecevit işlerinin yoğunluğu nedeniyle törene katılmamıştı.  Törene katılmayan biri daha vardı. Can arkadaşım Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Bülent Dikmener. Biz Bülent nerede kaldı diye etrafa bakınırken, soluk soluğa gelen arkadaşım Yalçın Bayar kötü haberi verdi. “Bülent Dikmener Okmeydanı Hastanesi’nde yatıyor” dedi. “Niye?” diye sorduk. “Akut pankreas olmuş” dedi.

Tören zehir oldu. Soluğu Okmeydanı Hastanesi’nde aldık. Kapı duvar. O zamanki Başhekimin bile kim olduğunu bilmiyorum. Refakat izni alabilmek için o günkü Başhekim lütfedip odasına dahi bizi almadı. Yüzünü göremedim adamın. Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi Başyazarımız Nadir Nadi “Bülent’i Amerikan Hastanesi’ne alın” talimatını vermişti. Oysa Bülent Dikmener “Ben işçiyim. Benim hastanem burası” dedi. Red etti patronun isteğini.

O günkü hastaneye bak bir de şimdiki hastaneye. Arkadaşım Dikmener’i ameliyathaneye alırlarken Emin ağabeyimi evinden aramıştım “Emin abim Bülent’i ameliyata alıyorlar. Sen ne diyorsun?” diye sormuştum. O günlerde Dr. Emin İstanbullu SSK İstanbul Bölge Sağlık Müdürüydü. “Bu hastalık ameliyat olmaz” dedi. “Söyle Bülent’e olmasın ameliyat.”

“Siz söyleseniz olmaz mı?”

“Söyledim ama beni dinlemediler.”

Dikmener’i ameliyat ettiler.

Evet, 27 Nisan 1979 günü Bülent Dikmener hastanede öldü.

Cenaze töreninde Emin Abim yanıma geldi “Hepimizin başı sağolsun” dedi. Sonra koluma girdi. Zincirlikuyu Mezarlığı’ndan içeri girerken “Doğan Kardeş” dedi. “Her hastalık ameliyat olmaz. Hele hele bu hastalık. Ben Hastanenin Başhekimi olsaydım Bülent ölmezdi, ameliyat ettirmezdim Bülent’i. Tedavi ile iyileşirdi. Bıçak vurulmaz pankreasa. Şimdi anladın mı Doğan Kardeşim.”

***

Bindokuzyüzseksensekiz yılının Ağustos ayı. Milliyet Gazetesi’nde çalışıyorum. Sabah saatleriydi. Telefonum çaldı.

“Alo buyurun…”

“Doğan sen misin?”

“Buyur Emin ağabeyim”

“Bana gelebilir misin?”

“Derhal”

Kısa bir süre sonra Okmeydanı Hastanesi’nde Başhekim Dr. Emin İstanbullu’nun yanıbaşındaydım.

“Buyur abim. Ben geldim. Buyurun”

“Hele şu karşıma otur.”

“Peki. Oturdum”

“Çıkar not defterini al kalemini eline.”

…………………………………………………………

“Sizi dinliyorum efendim.”

“Ben Dr. Emin İstanbullu. Sosyal Sigortalar Kurumu Okmeydanı Eğitim Hastanesi Başhekimi.

Bütün Türkiye de tek Onkoloji bölümü bu hastanede var. Ben, sigortalı işçimin ‘sen hasta olunca ben sana bakacağım diye parasını peşin alan kurumun hastanesinin Başhekimiyim.

Benim işçim kanser olup buraya geliyor. Burada yatak sayısı belli (yer yok) diyorsun. (Git altı ay sonra gel.) Seni tedavi edeceğim. Adam köyünden kentinden kopup gelmiş. Şifa aramaya. Otelim yok ki yatırayım.

Adam ne yapıyor. Boynu bükük ya gerisin geriye dönüyor memlekete ya da otele yerleşiyor.

Oysa benim Hastanemin arazisi geniş mi geniş. Bilmem kaç yataklı Kanser Hastanesi inşa edilebilir. Planını yaptırdım. Genel Müdürlükten izin aldım. İnşaat için tahsisat çıkardık. İnşaat ruhsatı için İstanbul Büyük Şehir Belediyesi İmar Müdürlüğü’ne başvurduk. Bugün git, yarın gel diye bizi savsakladılar. Sonunda Sayın Belediye Başkanı Bedrettin Dalan ağzından baklayı çıkardı. Ben bu semte kanser hastanesini sokmam, dedi. Ben işçimin seni hasta olunca bakacağım sağlığına kavuşturacağım. Canına can katacağım, diye parasını alıyorum. Adam kanser olunca da git burada yer yok. Açılınca gelirsin diyorum. Çok hastalar otel odasında öldü. Bu mu insanlık. Ben yokum. Hem Başhekimlikten hem de hastaneden ayrılıyorum. Bu iş burada bitti…”

Ve Dr. Emin İstanbullu o güzel insan yiğit Başhekim bir daha arkasına bakmadı. 63 yaşında emekli oldu kendi isteğiyle.

Dr. Emin İstanbullu’dan sonra Okmeydanı Hastanesine atanan Profesör Dr. Ergun Göney de Kanser Hastanesini yaptıramadı. Onun çabaları da ihaleden döndü. Başbakan Mesut Yılmaz ihaleyi Karadenizli ekip kazanmadığı için feshetti. O güzel, yiğit Başhekim Prof. Dr. Ergun Göney de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne geri döndü. Hem de lanet olsun, diyerek…

Gazeteci Nezih Demirkent usta

Hürriyet Gazetesi’ndeydim. Türkiye Gazeteciler Sendikasından istifa etmediğim için “Günaydın Gazetesi”nden kovulmuştum. Oğlum Odhan’ın doğumuna bir ay kala bir Cumartesi günü iş dönüşü kovulma mektubunu masamın üzerinde bulmuştum.

Her kula nasip olmaz. Gelin birlikte okuyalım bu tarihi mektubu:

“Sayın Doğan Katırcıoğlu.

Yönetim Kurulu Başkanımız Sayın Haldun Simavi’nin emirleri, Genel Yayın Müdürü Necati Zincirkıran’ın direktifleri, Yazı İşleri Müdürü Rahmi Turan’ın yazılarıyla işinize son verildiğini üzüntü ile duyururum. Çalışmalarınıza teşekkür ederiz.

Bundan sonraki yaşantınızda başarılar dilerim.

Müessese Müdürü

Kemal Kınacı.”

Oysa iki gün önce Yönetim Kurulu Başkanı Haldun Simavi beni başarılarımdan ötürü kutlamış, para ikramiyesiyle de ödüllendirmişti. Bunu bir bildiriyle de gazetenin duvarlarına asarak çalışanlara duyurmuştu.

İşte o mektuptan sonra “Bu telaşın ne?” diye soran arkadaşlara “Oğlum oldu” dedim. Bir ay sonra da eşim Meral beni mahcup etmedi. Katırcıoğlugillere Odhan’ı armağan etti. 30 Kasım 1969.

Bir sabah arkadaşım Metin Sosyal beni Basınköy’deki evimden aldı. Çalıştığı Hürriyet Gazetesi’ne götürdü. Beni Orhan Erkanlı Bey’le tanıştırdı. “İşte Doğan Katırcıoğlu” dedi.
27 Mayıs 1960 Milli Birlik Komitesi üyesi Erkanlı o zaman Hürriyet Gazetesi’nin Genel Müdürüydü. “Hoş geldiniz” dedi. “Artık birlikte çalışacağız.”

Alelacele iş akdim yapıldı. İmzalandı. “Hayırlı olsun” denildi.

Yeni ekmek kapımda gündüzleri “Haber Ajansı”nda polis muhabiri olarak, geceleri de bir alt katta Hürriyet Yazı İşleri Müdürlüğünde gece muhabiri olarak çalışmaya başladım.

1970 yılların başıydı. O akşam çok sevinçliydik. Ertesi günkü gazetenin manşeti gündüzden hazırlanmıştı: “Gazeteniz Hürriyet Bir Milyonu aştı.”
Evet o gece Hürriyet gazetesi bir ilke imza attı. Bir milyon 200 bin adet basıldı. Ne kadar güzel değil mi?

Sayın Orhan Erkanlı ayrılmış “Yeni Gazete”nin başından Nezih Demirkent abim Hürriyet’in kaptan köşküne çıkmıştı.

O akşam Yazı İşleri Müdürlüğü’nün Petek Masası etrafında herkes yerini almıştı. Odada gazetenin üç arabı da hazırdı.
Üç Arap ta kim diye aklınıza takıldı değil mi?

Yazı İşleri Müdürü Fenerbahçeli Arap Ferhan Devekuşuoğlu. Bir.
Yazı İşlerinin tam karşısında Mürettiphane’nin Sermürettibi Arap Ferit. İki.
Üçüncü Arap ise Gazeteyi basacak Rotatif’in cengaver ustası. Zor günlerin adamı Arap Sadık. Sadık Atmaca.

Engin Aktel, Yüksel Baştunç, Yalçın Kamacıoğlu, Acar Şölen, Tuncer Bicioğlu manşet üzerinde harıl harıl çalışıyorlar. Başlığın yüz yirmi punto şimşirden olmasına karar verildi. Kararı bir zamanların Yeni Sabah Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü olan Nezih Demirkent abim verdi.

Hürriyet Gazetesi’nin her günkü birinci sayfası üçüncü sayfaya kaydırıldı. Erken saatte haberler kesildi. Yazı İşleri katına giriş çıkışlar kontrol altına alındı. Ziyaretler yasaklandı.

Dışarıdan gelen telefonlara kimse çıkmaz oldu. Bir tek benim telefonum çalışıyordu. Onu serbest bıraktı Nezih Abi. “Beni arayanlara ne yanıt vereceğini sen bilirsin Doğan” dedi.

Arap Ferit, manşetin provasını hazırladı. Yazı İşlerine bilhassa kendisi getirdi. İlk prova beğenilmedi. Başlık değiştirildi. Ellerindeki malzemeye göre petek masa etrafındaki müdürler manşet üretiyorlardı. Beğenilenleri bizzat Sermürettip Arap Ferit mürettiphaneye götürüyor. Hazırlanan provayı da kendisi getiriyordu.

Arap Sadık, makine dairesiyle Yazı İşleri odası arasında mekik dokuyordu. Yeni Sabah Gazetesi’nde Nezih Demirkent ile birlikte çalıştıklarından, kapıyı açıp “Hadi” diyebiliyordu. “Hadi. Tüm sayfalar hazır. Verin şu manşeti.”

Tuncer Bicioğlu’nun tasarımı ile Engin Aktel’in tasarı başlıkları harman edildi.

Manşet: “HASTAŞ’a Dur Demenin Zamanı Geldi.”

İki satır. 120 punto şimşirden.

“HASTAŞ’a Dur / Demenin Zamanı Geldi.”

O sırada benim telefonum çaldı. “Ben Suphi Baykam” dedi karşımdaki. “Lütfen Nezih Bey” “O sırada Nezih abim yanımdan geçiyordu. “Kim?” diye sordu. Ben de söyledim. “Ver telefonu bana” dedi yanıma oturdu. Hastaş’ın patronu yalvarıyordu. “Dur Nezih” diyordu. “Ne istersen. Basma rotatifin düğmesine.” Nezih Abim kızdı. “Gazete basılıyor” dedi. “Senin köstebek geç kalmış. Hadi geçmiş ola.”

Sonra bana döndü “Doğan” dedi. “Bunlar gazeteciliği ne sanıyorlar? Gazetecilik para için yapılmaz ki. Gazetecilik halk için yapılır.”

Hastaş kuruluşu ortaklarına yatırdıkları paranın kısa zamanda on katını kazanacaklarını vaat etmişti. Halk bir anda bankalara koşmuş birikmişlerini çekmiş, evlerini yok fiyatına satarak buraya yatırmıştı. Oysa kazın ayağı hiç öyle değildi…

Ne yazık ki o gece Hürriyet Gazetesi’nde “Hastaş’a Dur” manşetini atanlar arasında ortak olanlar bile vardı.

Seni kim unutur Nezih Ağabeyim. Sen Babıali’yi değil. Dünyayı düzene sokan adamdın. Seni kim unutur ki… Ben şahsen senin yolundan gidiyorum.

Türk klavyesinin babası

Size 79 yaşında bir dev adamı takdim ediyorum. Durup dinlenmeden çalışan. Türk gençlerinin eğitimleriyle yakından ilgilenen bir gençle sizleri tanıştırmak istiyorum. Türkçe’nin aşığı bu genç 1925 Afyon doğumlu İhsan Sıtkı Yener’dir.

Bu Cumhuriyet çocuğu İhsan Yener, ulu önder Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği Türk gençlerinden biridir.

1955 yılından beri her 2 yılda bir yapılmakta olan Dünya Daktilografi Stenografi ve Bilgisayar Şampiyonalarının hepsine Türk yarışçılarının katılabilmesi için “devamlı yetiştirme-geliştirme ve hazırlık çalıştırmaları”nı sürdürerek 26 Türk gencinin 14 rekorla şampiyonu olmasını, ikincilik üçüncülüklerle de her Dünya Şampiyonası’nda Türkiye’nin daima şeref listesinin başlarında olması başarılarını sağlayan öğretmen.

Meslekteki başarılarını daima dürüstlük, iyi ahlak ve örnek davranışlarla sağladığını belirleyen Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin Fair Play Konseyi, 22 Mayıs 1977 tarihinde Kariyer Dalında Büyük Ödül’le ödüllendirilen şampiyon.

Bilgisayarların Türkiye’ye girmeye başladığı 1978’den itbaren, türk dili özelliklerine uymadığı için “Q Türkçe” olarak “uydurulmuş klavye”nin verimsizliği karşısında bilimselliği dünya rekorları ile de kanıtlanmış “F klavye” (Türk klavyesi) tartışmalarının yoğunlaşması sonucu, Medya ve Bilişim Dernekleri işbirliği ile düzenlenen “2003 Bilişim Teknolojileri Günleri”nde “F klavyenin babası” ilan edilerek teşekkür plaketi ile ödüllendirilen Türk.

İhsan Sıtkı Yener, 1925’te Afyon’da doğdu. 1942’de İzmir Ticaret Lisesi’ni bitirdi. 1946’da Amerika Birleşik Devletleri New York Üniversitesi Business Administration Bölümü’nde Ölçme ve Değerlendirme konularında doktora yaptı.

Eğitim-Öğretim Görevleri (Resmi): 1946’da Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde stenografi, daktilografi ve meslek dersleri öğretmenliğine başladı. Sonra Beyoğlu Ticaret Lisesi, Eyüp Ticaret Lisesi, Deniz Kuvvetleri Levazım Okulu, Kara Kuvvetleri Levazım Okulu, Galatasaray Lisesi Ticaret Bölümü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü, Florance Nightingale Yüksek Hemşire Okulu ve İstanbul Sekreterlik Okulu’nda öğretmenlik yaptı.

1955-1956 yıllarında Ticaret (ve Turizm) Yüksek Öğretmen Okulu’nun 1959-1965 yıllarında ticaret liseleri sekreterlik okullarının yönetmelik ve müfredat programlarını hızarlayarak kuruluş ve geliştirme faaliyetlerine katıldı.

Askerlik: 1950-1951 yıllarında Ankara ve Devrek’te askerlik görevini yedek subay olarak yaptı.

Standart Türk Klavyesi: 1930’lu yıllardan başlayarak Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klavyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme isteklerini, 1940 yılından itibaren öğretmen çabaları olarak sürdürdü. Türk Dil Kurumu verileriyle eğitim kurumlarında 10 yıl süren çalışmalar ve denemeler sonucunda oluşturduğu klavye dizinini Milli Eğitim Bakanlığı’na sunarak Türkçe harfler için de ideal olabilecek bir Milli Klavye ihtiyacını anlatıp en üst düzeylerde ele alınmasını ancak 1955 yılında sağlayabildi. Yöneticiliğini ve sözcülüğünü yaptığı “yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş ihtisas komisyonu”nca oluşturulan “onparmak yöntemi ile Türkçe için ideal klavye”yi 20 Ekim 1955’te “Bakanlıklar arası Standardizasyon Komitesi”ne “Standart Türk Klavyesi” olarak kabul ettirdi. Türkiye’deki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel klavyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanunu’na bir madde eklenmesi ve 1974 yılında “Türk Standartları Enstitüsü” tarafından “Zorunlu Standart” olarak kabul edilmesiyle kesinleşti. Daha sonraki yıllarda rastgele klavyelerle ithaline başlanan bilgisayarların da standart Türk klavyesi ile ithal ve montajı giderek yaygınlaşmakta ve kurallara uyulması oranında bu klavyenin verimliliğinden yararlanılmaktadır.

Türkiye ve Dünya Stenografi ve Bilgisayar Şampiyonları: 19 Temmuz 1941’de İzmir Gazeteciler Birliği’nde düzenlenen “Daktilografi Yarışması”nda dakikada 108 sözcük hızla yazarak İzmir rekorunu kırdı. Öğretmen olduktan sonra 24 Mayıs 1947’de ilk İstanbul Daktilografi Şampiyonası’nı; 18 Mayıs 1948’de de ilk Türkiye Daktilografi Şampiyonası’nı organize etti ve bu şampiyonaların her yıl Mayıs aylarında muntazaman yapılmasını sürdürerek 11 Temmuz 1993’te İstanbul’da 40. Dünya Stenograi ve Bilisayar Şampiyonaları’nı ve İntersteno Kongresi’ni organize etti.

Stenografi branşında: 20 Temmuz 1941’de İzmir Gazeteciler Birliği’nce düzenlenen “Stenografi Yarışması”nda dakikada 436 hece süratle yazarak uzun yıllar erişilemeyen bir rekor yarattı. Öğretmen olduktan sonra 1946-1950 yıllarında Fransız Duployee, Aimee Paris ve Prevost Delaunay sistemlerinin Türkçe adaptasyonlarını eğitime uyarlayarak geliştirdi. 1952-1955 yıllarında mevcut Türk Stenosu’na İngiliz Pitman sisteminin bazı kurallarını da katarak daha hızlı yazılabilir olmasını sağladı.

1958’de New York McGraw-Hill Corporation Gregg Division ile yaptığı anlaşma sonucu Gregg Stenosunu Türkçe’ye adapte ederek 1958-1962 yıllarında İstanbul, İzmir, Bursa ve Adana sekreterlik okullarında eğitimini başlattı.

1980’li yıllarda bilgisayar destekli makine stenosunun kalem stenosuna oranla daha fazla hız ve anında çeviri (okuma) kolaylığı sağladığının ileri ülkelerde belirginleşmesi üzerine bu sistemleri de Türkçe’ye uyarlamak için 1991 yılında Sofya’daki (gramatik yöntemle çalışan) SPS “Software Products&Systems Corporation” firmasıyla, 1992 yılında da (ses-hece yöntemleriyle çalışan) Amerikan “Stenograph” firmasıyla anlaşmalar yaparak Türkçe’ye adapte edip, her iki yöntemin de eğitimlerini başlattı.

İtalya Sosyal Onur Ödülü: İtalya Stenografi ve Daktilografi akademisi, stenografi sistemlerini geliştirme çalışmalarındaki başarılarını takdir ederek 13 Temmuz 1087 günü İtalya’nın Floransa kentinde Giuseppe Aliprandi Büyük Ödülü “Socio Onorario” ile ödüllendirdi.

Meslek kursları (özel): 1953-1954 yıllarına kadar Türkiye’de komple büro eğitimi veren resmi veya özel hiçbir öğretim kurumu bulunmadığı, özellikle stenograf, daktilograf, sekreter ve muhasebe ara elemanı ihtiyaçları; eğitimsiz kadrolarla, çok verimsiz şekillerde karşılanmakta olduğundan, bu gereksinimleri verimli ve gelişmiş yöntemlerle karşılayabilecek elemanlar yetiştirmek üzere 19 Temmuz 1954 tarihinde “Daktilo Sekreter Kursları”nı kurdu. Bu alanlarda dünyanın ileri ülkelerindeki son gelişmeleri daima izleyip mukayese ederek eğitim yöntemlerini her yıl geliştirme prensibiyle en iyi mezunlarını dünya şampiyonalarına hazırlayarak 1957’de Milano’da, 1959’da Viyana’da, 1961’de Wesbaden’de, 1963’te Prag’da dünya şeref listelerine girmelerini sağladı.

25 Temmuz 1965’te Paris’te ilk mezununun (Ece Özbayrak) rekor bir derece ile Dünya Daktilografi Şampiyonu olmasını sağladıktan sonra adını “Şampiyon Daktilo Sekreter Kursları” olarak tescil ettirdi. 1978’de Türkiye’de bazı kuruluşlarca başlatılan bilgisayar eğitimini Amerikan (ASCII) klavyesiyle veya bilinçsizce uydurulmuş “Q Türkçe” denilen ucube ile uygulamayı reddederek başka diller için bile ideal olan bilimsel klavyenin bilgisayarlarda de uygulanabilmesi çalışmalarını başlattı ve 6 Ekim 1984’te önce BASIC programcılık eğitimini, sonra 10 parmakla bakmadan bilgisayar kullanımını (bilgisayarla daktilografi adıyla) standart Türk klavyesi ile başlattı. Böylece 1985’ten itibaren unvan “Şampiyon Daktilo Sekreter ve Bilgisayar Kursları” olarak önce Milli Eğitim Bakanlığı’nda, sonra ticaret sicilinde, daha sonra da TC Türk Patent Enstitüsü’nde tescil edildi.

Meslek kursları ödülü: 1954 yılından beri çalışmalarını başarı ile sürdüren Türkiye’nin tek meslek kursu olduğunu belirleyen “Özel Öğretim Kursları Derneği” ve “Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü”, 31 Ekim 1997 günü kurs kurucusunu “onur plaketi” ile ödüllendirdi.

Mesleki yayınları: 1955 yılında büro aleminin Türkiye’de ilk aylık mesleki dergisinin yayımını “Sekreter Daktilograf” adıyla başlattı. “Stenografi dersleri” ve “Türkçe Gregg Stenosu” ders kitaplarıyla, her 4-5 yılda bir büyük değişikliklerle geliştiregeldi 5 ciltlik “Daktilografi Ders Kitapları” ve “Öğrenci Uygulama Formları” ile “Öğretmen Rehberi” halen şampiyon kurslarının temel kitaplarıdır.

Uluslar arası faaliyetler: Dünya genelinde “stenografi, daktilografi, büro işleri ve sekreterlik eğitimi” konularındaki uygulamalardan tüm üye ülkelerin ilgililerini bilgilendirmek ve bu konuların geliştirilmesini sağlamak amacıyla 1887 yılında Londra’da kurulup 2 yılda bir genel kongreleri ve her yıl merkez komitesini değişik ülkelerde toplayarak 1955 yılında Monaco’da ilk Dünya Daktilografi Şampiyonası’nı organize eden “Uluslar arası Stenografi daktilografi Federasyonu”na 1957’de Türkiye’yi temsilen katıldı ve o yıla kadar Türkiye’deki başarılı çalışmaları değerlendirilerek merkez komitesine kabul edildi.

Intersteno Onursal Başkanlığı: Federasyonun daha sonraki tüm faaliyetlerine aktif olarak katılıp, kongrelerdeki eğitim metotlarını geliştirme ve bürolarda verimli çalışma yöntemleri konuları ile şampiyonaların mekanik, elektrikli ve elektronik daktilografi ile bilgisayar yarışlarında yıllar boyunca yetiştirdiği takımların üstün başarıları sonucu, 1991 tarihinde Brüksel’de federasyonun genel başkanlığına (oy birliği ile) seçilerek 1993 kongre ve şampiyonalarını İstanbul’da organize etmesi kararlaştırıldı. Başarıyla sonuçlanan bu faaliyetleri de değerlendiren merkez komitesinin teklifi üzerine, 15 Temmuz 1993 günü Uluslararası Bilgi İşlem Federasyonu Genel Kurulu, Intersteno Onursal Başkanı olmasını (oy birliği ile) kabul etti. Daha sonraki yıllarda da mesleki geliştirme çalışmalarını sürdürerek Intersteno kongreleri ve dünya şampiyonalarındaki başarılarını giderek artırdığını gözlemleyen Intersteno Merkez Komitesi, 15 Temmuz 2003 günü Roma’da 36 ülkenin 519 delegesinin katılımıyla yapılan Intersteno Kongresi açılış töreninde “Intersteno’nun geliştirilmesinde en büyük katkılarda bulunan duayenimiz ve onursal başkanımız” diyerek takdim etti.

Horoz ölünce nereye bakar?

 

Mevsimlerden yazdı. Kadınlar soyunup dökünmüştü. Öğle saatleriydi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir ziyaretten çıkmıştım. Hastaneden ayrılmak için ana kapıya doğru yürüyordum. Güneş gözüme doğru vuruyordu. Karşı kaldırımdan üç hanım bana doğru yürüyordu.

 

Gülüştüklerini fark ettim. Onların gülüşmesine ben de tebessüm ederek yanıt verdim. Belki tanıdık olabilirlerdi.

 

Biri sarışındı. En fazla gülen de oydu. Bakımlı insanlardı. Takıp takıştırmışlardı. Sürmüş sürüştürmüşlerdi. Kadın-Doğum bölümünün oradaydık. Ya doktora gidiyorlardı muayene olmak için. Ya da muayeneden çıkmışlardı. Şen şakrak olduklarına göre doktor muayene sonucu “sağlıklısınız” demişti. Neşeleri ondan olsa gerek, diye düşündüm.

 

Çünkü hastanede gülen insan görmek yok gibi bir şey. Gülen insanın hastanede ne işi var ki. Öyle değil mi?

 

Birkaç adım sonra birbirimize yaklaştık. Onlar benim yürüdüğüm kaldırma çıktılar. O çok gülen sarışın avrat birden durdu. Yanındakilere:

 

“Kızlar” diye seslendi. Sonra da

 

“Horoz ölmüş” dedi. “Ama gözü çöplükte.”

 

O aptal sarışın gülmesine devam ederken ben

 

“Bir dakika hanım” dedim.

 

Önünü kestim. Yürümesine engel oldum.

 

“Nereden tanışıyoruz?” diye sordu.

 

“Şimdi tanıştık ya” dedim.

 

“Nasıl yani?”

 

“Hatırladığıma göre horozu iyi tanıyorsunuz?”

 

O şımarık gülüşmesi bir anda kayboldu yüzünde. Sarı saçlarının altında siyah köklerinin terlediğini görür gibi oldum.

 

“Horozun öldüğüne nasıl karar verdiniz?” diye sordum. “Hiç beraber oldunuz mu horozla?”

 

Söylediğine söyleyeceğine bin pişman oldu o sarışın avrat. Ne diyeceğini şaşırdı. Arkadaşları da sus pus oldular.

 

“Sizin gülüşmenize karşı benim tebessüm etmem bir hata mı?” diye sordum. Yanıt alamayınca da

 

“Hata ettiğimi sanmıyorum” dedim. “Sizleri tanıdıklarıma benzettim. Ondan tebessüm ettim. Bu bir hata ise özür dilerim.”

 

İçlerinden biri

 

“Estağfurullah” diye araya girdi.

 

“Sonra horoz ölmüş gözü çöplükte dediniz. Eğer horoz ben isem daha ölmedim. Sizlere de çöplük olarak bakmadım. Siz nasıl kıyıp da arkadaşlarınıza çöplük dediniz. Onlardan özür dilemeniz gerekir.”

 

“Size gelince. Ölen horoz ben isem sizinle hiç yatak arkadaşlığı yapmadık. Yapamayız da. Çünkü tipim değilsiniz. Onun için sizin çöplük olup olmadığınıza karar veremem.”

 

Sarışın avradın önünden çekildim.

 

“Şimdi güle güle” dedim.

 

Öteki kadınların ona

 

“Gördün mü ettiğini” dediklerini duydum. “Aldın mı Safinaz ağzının payını?”