Şehmuz Çitçi’nin Ardından

Ord. Prof. Cumhuriyet Savcısı

Şehmuz Çitçi’nin Ardından

 

O gün o, İstanbul’un nöbetçi Cumhuriyet Savcısı idi. Ben de Cumhuriyet Gazetesi’nin nöbetçi muhabiri.

Kara bir gündü İstanbul için. Türkiyem için. Dünyam için… Sultanahmet’te “At Meydanı”nın köşesindeki ilim – irfan yuvası İstanbul İktisadi, Ticari İlimler Akademisi kundaklanmıştı. O canım bina ateşe verilmişti. Binlerce kişinin yetiştiği irfan ocağı…

İtfaiye, taş binayı güçlükle koruyabilmişti. İçerisi haraptı. Acayip bir koku vardı. Yangın kokusu nasılsa işte öyle. İtfaiyenin sıktığı su tavandan damlıyordu aşağıdaki enkaza.

Her zamanki gibi yine o renkli gözlükleri vardı gözünde. O gözlüklerin ardından gözlerdi insanları. Amma siz onun gözlerini göremezdiniz. O görürdü sizi. Yalnız o görürdü. İtfaiyenin projektöründen gördüm gözlerini. Bana bakıyordu. Bir şeyler de mırıldanıyordu yanındaki polis şefine.

“Merhaba Doğan Bey!” dedi karşılaştığımızda. İstanbul Adliye Sarayı’nın en centilmen Cumhuriyet savcılarındandı.

Daha ben sorumu sormadan o konutçu:

“Elleri kırılsın…” dedi. “Bu canım irfan ocağını kundaklayanın!”

Tesadüfî bir yangın değildi. Sabotajdı. 1970’li yılların Türkiye’sinde yaşıyorduk. Her gün 25 ile 30 kişinin katledildiği günlerdi. Terörün diz boyu tırmandığı yıllar. Kardeş kardeşi vurduğu zamanlar. Anaların, babaların “inşallah oğlum – kızım üniversiteyi kazanamaz” diye dua ettiği yıllar. Efsanevi mizahçı Oğuz Aral, efsanevi dergisi Gırgır’da şöyle bir kapak yayınlamıştı: “Canavar Baba Öz Oğlunu Üniversiteye Yazdırdı!”

Polis şefi “Savcı Bey, araç hazır” dedi.

“Binmeyeceğim” dedi, “Doğan Bey’le yürüyeceğiz.”

Bana döndü; “Yürürüz değil mi Doğan Bey” dedi.

“Tabii efendim” dedim, “Siz nasıl isterseniz.”

Yolun solundaki yokuşu birlikte tırmandık. Güç nefes alıyordu. Cebinden sigarasını çıkardı. “İşte bundan” dedi. Ağzına aldı bir tane. Bir tane de bana ikram etti. Ben yaktım her ikimizin sigarasını da. Birer nefes çektik. O, elinde yanan sigarayı gösterdi. “Bu” dedi “Bizi bırakmadan biz onu bırakalım. Olmaz mı?”

Ben de o da “inşallah” dedi. Adliye Sarayı’nın kapısında vedalaştık.

Birden, “Doğan Bey” dedi, “Benim adım Şehmuz.”

“Biliyorum efendim.”

“Amma, soyadım sizin yazdığınız gibi Çiftçi değil. Çitçi.”

O günden sonra Cumhuriyet Savcısı Şehmuz Bey’in adını hiç yanlış yazmadım.

Şehmuz Çitçi, benden on yaş büyüktü.

Kısa zamanda arkadaş olduk. Öyle bir arkadaş ki… Kader ve kadeh arkadaşı!

İstanbul Adliye Sarayı’nda 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin değişmez Cumhuriyet Savcısıydı. Yirmi yıla yakın aynı mahkemede görev yaptı. Hiçbir kula nasip olmayan bir mazhariyetti bu. Onun için ona “Ordinaryüs Profesör Cumhuriyet Savcısı Şehmuz Çitçi” diyorlardı.

Bir akşam, vakti keraatte Tophane’de Karanlık Fırın Sokağı’ndaki “Nato Lokantası”nda baş başa idik. Bize katılmak isteyenleri o akşam ektik. Neden ektik, ben de anlamadım. Muhabbetin ortasında “Doğan Bey” dedi Şehmuz Bey “Nereden çıkardın bu Ordinaryüs Profesör lafını? Hiç yakıştı mı?”

“Bu unvanın mimarı ben değilim.”

“Ya kim? Senden başkası hiç olur mu?”

“Aynı oda arkadaşınız Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Muhittin Cenkdağ efendim.”

“O da seni söylüyor…”

Sonunda tatlıya bağlandı. Ordinaryüs profesörlüğü kabul etmek zorunda kaldı.

O akşam anlattı. Çocukluğunda köy yerinde aşık atarmış. En sevdiği oyun o imiş. Aşık kemiği hep ceminde imiş. Okul zamanı geldiğinde “Hadi okula” demişler.

“Aşık atmak var mı?” diye sormuş.

“Var” demişler, “Yok” deseler okula gitmeyecekmiş.

“Nereden nereye!” dedi. Ceketinin cebinden uğur saydığı aşık kemiğini çıkardı. “Oynar mısın?” dedi.

Aşık atmaya ne kadar merak varmış meğer. Tüm Natocular aşık attı o gece… Hem de geç vakte kadar.

Çok sigara içerdi. Duruşmada dahi sigarasını söndürmezdi. Kül tablası kürsünün altında idi. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç kimse onun duruşmada sigara içtiğinin farkına varamadı.

“Şehmuz ağabey duman çıkmıyor. Dumanı ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Sigaranın dumanı pek tatlıdır” dedi, “Onu yutuyorum.”

Astım hastası oldu.

Sonra kalp hastası…

Masada hep karşılıklı otururduk. O eşsiz dost kalbi teklediğinde rakı kadehini benim önüme sürerdi.

“Yok et bunu” derdi.

Masadakilere çaktırmadan onun kadehi de boşalırdı. Benimki de…

Sonra mı?

Doğru İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ne.

“Sakın ev halkına haber verme!” derdi.

Onu daire kapısının önüne bırakırdım. Kimseye görünmeden kaçardım. Ertesi gün buluşmak üzere…

27 Ağustos 2007 Pazartesi günü Hüseyin Türkan telefon etti.

“Ne o Hüseyin?” dedim “Rüyanda mı gördün beni?”

“Babayı kaybettik” dedi; “Ordinaryüs Profesör Cumhuriyet Savcısı Şehmuz Çitçi, ikindi vakti Levent Camii’nden kalkacak.”

Eve döndüğümde eşim Meral Katırcıoğlu, “O koca Şehmuz Bey öldü mü?” dedi.

Evet, o koca Şehmuz Bey öldü.

Dostluk, arkadaşlık için çarpan bir kalp durdu.

O gece önümde iki kadeh vardı.

Biri, benim kadehim…

Diğeri, Ordinaryüs Profesör Cumhuriyet Savcısı Şehmuz Çitçi’nin “Yok et bunu!” dediği kadehi.

Öğüdü tutup bir çırpıda yok ettim.

Amma, Şehmuz Çitçi ben gözlerimi kapayıncaya  kadar hayatımda hep var olacak.

Işıklar içinde yatsın.

1 Comment(s)

  1. orda ismi geçen nato lokantası halen sektöründe hizmet vermektedir. aynı sokak aynı yer aynı isim 57 seneden bu yana değişmeyen lezzetiyle.

    uğur öztürk | Mayis 13, 2009 | Reply

Yorum Yazın